ALİ KÜLEBİ STRATEJİK POSTASI
ARAMA


English
 » News
 » Ali Külebi CV
 » Articles

LİNKLER
» Avrasya Televizyonu
» Radyo Avrasya Türk
» Google Ali Külebi Görselleri
» Ali Külebi-youtube-Hocalı
» Ali Külebi-Nükleer Platform
» Hüsamettin Cindoruk-Ali Külebi Söyleşi
» İsa GÖK-Ali Külebi, Stratejik Analiz
» ART- Beyin Fırtınası
» Stratejik Analiz-Ünsal Yavuz Ali Külebi ile
» Şükrü Sina Gürel-Ali Külebi
» Tunca Toskay-Ali Külebi, ART-Söyleşi
» Nihal Atsız anma töreni-16.12.2011
» Ali Külebi Turgut Özakman ile Çanakkale programı
» Ali Külebi prof.Dr. Mustafa Kafalı ile
» Ali Külebi-Özcan Yeniçeri Dış Politika
» Prof. Dr. Hüseyin Bağcı ile Terör Programı
» Prof. Dr. Sencer İmer ile
» MHP Gn. Bşk. Yrd. Emin Haluk AYHAN ile
» Şükrü Server AYA ile Sözde Soykırım
» Bora Kutluhan ile Savunma Sanayi
» Prof. Dr. Doğan Cansızlar ile
» ASILSIZ ERMENİ İDDİALARI- Ş. S. AYA-ALİ KÜLEBİ
» Ali Külebi-Niksar Haziran 2011
» Nükleer Teknolojideki Son Gelişmeler- Adil Buyan
» Doğalgaz Gerçeği - Ali Külebi-Aydın Sezer
» Türk Töresi - Ali Külebi ART
» Kudüs TV - Almanya'daki cinayetler
» Ali Külebi- Cahit Külebi Niksar Anma Programı
Geleceğin ekonomik ve bölgesel gücü: Hindistan
  Yazan :Ali Külebi Kaynak :

Geleceğin ekonomik ve bölgesel gücü:  Hindistan


  


                                                                                                       Ali KÜLEBİ


                                                                                       TUSAM - Ulusal Güvenlik Stratejileri


                                                                                         Araştırma Merkezi Başkanvekili


 


      20. yüzyılın ekonomik güçleri batı ülkeleriydi. 21. yüzyılda ise Avrupalı ülkeler ekonomik güç olarak ilk dörde bile giremeyecekler gibi görünüyorlar. Önümüzdeki 15 yıl içinde dünyanın ekonomi lokomotiflerinin sıralamasının; ABD, Çin Halk Cumhuriyeti, Hindistan ve Japonya şeklinde olacağı öngörülüyor. Bu bağlamda, 2006-2020 yılları arasında ortalama yüzde 5,5’lik bir ekonomik büyümeyi sağlayacak olan Hindistan dünyanın üçüncü büyük ekonomisi olacak iken, halen dünya ikincisi durumundaki Japonya dördüncü sıraya gerileyecek. ABD birinciliği korurken Çin de yüzde 4.5’luk bir ortalama kalkınma hızıyla ikinci sıraya yerleşecek.


      Ekonomik araştırma şirketlerinin bu tahminlerinin yanı sıra 2020’lerde dünyada;


·        Asya ülkelerinin ekonomik kalkınmışlığının egemenliği,


·        ABD’nin küresel ekonomiyi değiştirme ve düzenlemedeki etkinliğinin artması söz konusu olacaktır.


      Her şeye rağmen, özellikle  Asya ülkelerinin dinamikliği sayesinde 2020’lerde dünya ekonomisinin bugüne göre % 80 daha büyüyeceği ve fert başına düşen gelirin de ortalama % 50 civarında artacağı tahmin edilmektedir.


      Japonya’yı geçecek olan Çin ve Hindistan, 21. yüzyılın şekillenmesini sağlayacak ekonomiler olarak, nüfus artış hızını giderek düşürüyorlarsa da, (Çin’in  % 0,87 ve Hindistan’ın % 1,5), 2020’lerdeki iki milyarlık nüfusları ve yüksek kalkınma hızlarıyla küresel güç olma konumuna yaklaşacaklardır.


      Bu büyüme çizgisini yakalayan her iki ülke de askeri güçlerini giderek arttırırken, ayaklarına dolaşacak savaş olasılıklarından da kaçınma durumundadırlar. Her ikisi de nükleer güç olan Hindistan ve Çin, komşularıyla olan geleneksel çatışma heveslerine son vermedikleri taktirde, Hindistan’ın yine bir nükleer güç olan Pakistan’la, Çin’in de üzerine hak iddia ettiği Tayvan nedeniyle ABD ile çatışmaları ve dolayısıyla ekonomik bir sarsıntıya uğrayıp duraklamaları kaçınılmaz olacaktır.


GELİŞEN HİNT EKONOMSİ


      Hint ekonomisi son yıllarda % 7 oranında sürekli bir kalkınma hızı geçekleştirmiş ve Çin ile adeta bir kalkınma yarışına girişmiştir. Bir çok ülke kalkınma yolunda umutsuzluk içinde bir çaba gösterirken, eski Başbakan Atal Bihari Vajpayee  yönetiminde başlayan ekonomik mucize Mayıs, 2004’de göreve başlayan yeni Başbakan Manmohan SINGH devrinde de sürecek gibi gözüküyor.


      Büyük bir iç pazarın avantajının bilincinde olan hükümet, yerli müteşebbise % 80 oranında bağımlı olan ekonomiyi geliştirmek amacıyla yabancı sermayeye ciddi kolaylıklar göstermekte ve kalkınmasının esaslarından biri olarak da doğrudan yabancı sermaye yatırımına(DYSY) öncelik vermektedir.


      Hindistan da Çin gibi kalkınmasını DYSY ile sağlarken özellikle ihracata dönük yatırım ve üretimlere ağırlık vermiş durumda. Dünya çapındaki yabancı firmalara sağlanan kolaylıklar nedeniyle bu ülkeye gelen uluslararası müteşebbisler, Hindistan’ın sosyalist yaklaşımlarına rağmen işlerini Türkiye’deki bürokratik koşullara göre çok daha kolaylıkla yürütmektedirler.


      Hindistan’ın dışarıda önemli bir ekonomik güç kazanmış olan diasporasından gelen yatırım, ciddi rakamları bulmakta ve ülkenin kalkınmasında hatırı sayılır bir rol oynamaktadır. Hindistan’ın  son derece önem verdiği alt yapı yatırımlarıyla da gerek kendi özel sektörüne gerekse yabancı yatırımcılara  hatırı sayılır kolaylıklar sağladığına burada değinmekte yarar var.


      Ayrıca sosyalist ve bürokratik yaklaşımlara rağmen Hindistan son yıllardaki kalkınmasını yetenekli ve yenilikçi yöntemlerle  sağlarken bu arada önem verdiği toplumsal ve teknolojik eğitim ürünü olan yetişmiş insan gücünü, ülkesinin içinden dışarıya verilen hizmetlerle değerlendirerek yeni bir ekonomik sektör oluşturmuştur.


       Son yıllarda öncelikle Hindistan’da hızla gelişen bu yeni sektör, “Outsourcing” sistemi, “firmaların dış kaynak kullanarak işlerini kendi dışlarında yaptırmaları” demektir. Bu konuda Hindistan olağanüstü bir başarı göstererek özellikle, bilişim sektöründe yabancı firmaların işlerini Hindistan’da yapmalarını sağlayarak ciddi bir istihdam ve ihracat geliri elde etmektir. Hızlı artan nüfus için istihdam yaratmanın önemini anlayan Hindistan, kalifiye ve kaliteli teknik personel yetiştirmeye önem vererek ülkenin dünya bilişim teknolojilerinin outsourcing merkezi olmasını sağlamıştır. Bugün binlerce Hintli firma, ABD ve AB firmalarının bilgisayar ve bilişim ile ilgili işlerini Hindistan’dan yürütmektedir. ABD’de şehir içi veya şehirlerarası bir telefon hizmeti istediğinizde veya bir ABD firmasını arayıp herhangi bir teknik konuda danıştığınızda, karşınızda Hindistan’ın herhangi bir şehrinden hizmet veren Hindu aksanlı bir görevliye erişmeniz mümkündür. Görüldüğü üzere, Çin, yoğun olarak ucuz seri üretim yaparak dünya pazarlarını ele geçirirken, Hindistan, GSMH’sının % 51’ini sağlayan hizmet sektöründe yapmış olduğu devrimle başka bir kulvarda başarı yakalamıştır. Her iki ülkenin de başarılı kalkınma ve istihdam yaratma modellerini saptayıp kendilerine uygun olarak uygulaması dikkatle izlenmesi ve örnek alınması gereken bir olgudur.


 


BÖLGESEL GÜÇ OLGUSU VE SİYASAL GÖRÜNTÜ


   Kalkınma yolunda ciddi adımlar atan Hindistan, bölgesel güç olma yolunda da özellikle nükleer güç kazandıktan sonra durumunu sağlamlaştırmıştır. Bununla da yetinmeyip bir milyon askere sahip ordusunu modernize etme konusunda da ciddi adımlar atması ve geleneksel silah sağlama kaynağı olan Rusya’nın dışına, ABD ve İsrail gibi ülkelere yönelmesi,  dikkat çekici bir gelişmedir.


      Bir milyarlık nüfusun % 75’inin kırsal kesimde yaşadığı Hindistan’da gündelik hayat katı dini kuralların yanı sıra en yüksek sınıfa ait Brahman’ların  egemen olduğu katı bir kast sistemiyle düzenlenmektedir. Bununla beraber, geleneksel ve vazgeçilmez Hint değer yargılarından vazgeçmeyen ama son yıllarda tüketim alışkanlıklarını dünyadaki standartlara uydurmaya çalışan, kaliteli yaşam ve dünya tv programlarından da vazgeçmek istemeyen orta sınıfın da öneminin artması Hint milliyetçiliği çizgisindeki siyasal iktidarların bu gerçekleri dikkate almasına neden olmuştur. Tüm bunların sonucunda, yönetimler bir zamanlar çok etkili olan toleranssız Hint milliyetçiliği yaklaşımlarından vazgeçerek, daha geniş kitlelere yöneleceklerdir. Ancak, kendi çizgisini bu şekilde bir dengeye getiren hükümetin ekonomik ve sosyal açıdan sürekli kalkınmayı sağlamak için reformları sürdürmesi gerekmektedir.


      Bu bağlamda, uluslararası alanda boy göstermeye başlayan büyük holdingler tarafından yönlendirilen ekonomik politika, Hint milliyetçiliği ilkelerini giderek bir tarafa itmekte ve küresel bir görüntü vermektedir. Ancak bu noktada Hint pazarının liberalize edilmesi ve yabancı sermaye akışının sağlanması gerçeği de önemlidir. Hükümetin öngördüğü kalkınma planlarının uygulanması da sosyal tezatların süregelmesinden dolayı tehlikeye girmektedir.


      Ülke yönetiminde etkili olan orta sınıfın Keşmir sorunundaki inadı ve nükleer politikasının sürdürülmesindeki kararlılık, hükümetin bu konudaki siyasal tutumunu desteklemekte, bölgede Hindistan-Pakistan gerginliğinin daha uzun bir zaman süreceğini göstermektedir.


      


HİNDİSTAN-PAKİSTAN ve NÜKLEER GÜÇ DENGELERİ


 


      Dünyanın en tehlikeli bölgelerinden biri diye nitelendirilen Güney Asya bu sıfatı, Pakistan ve Hindistan’ın nükleer edinimleriyle kazanmıştır. 1998’de Hindistan, Pakistan sınırı yakınlarında 15 kilotonluk(iki Hiroşima gücünde) basit atom bombasını yer altında denedi. Bundan 17 gün sonra, 28 Mayıs 1998’ de, Pakistan da altı atom bombalık bir denemeyle Hindistan’a cevap verdi. Her iki ülkenin birbirlerini dengede tutacak bir nükleer caydırıcılığın tek yolu olan nükleer güçle cevap verme politikası böylece başlamış oldu. Ancak, özellikle 1999 Haziran’ından bu yana gerginleşerek süregelen Keşmir’deki çatışmaların bugüne kadar iki tarafta 5000’e yakın kayıp verdirmesi, sıcak çatışmaların, dünyanın bu en kalabalık köşesinde doğurabileceği sonuçları göstermektedir.


      Halkları fakir bu iki ülkenin birbirlerine karşı girişmiş oldukları çeşitli savaşlardan sonra ancak nükleer güç kullanım tehdidiyle birbirlerini dengeledikleri ve yerlerine mıhladıkları gerçeği, bu silahların elde edilmesi için harcanmış olan milyarlarca doların, bu bombaların hiç kullanılmamış olması bakımından hayırlı bir işe  yaradığı savını ortaya koymaktadır. Ancak bu dengenin bir gün bozulması durumunda Keşmir nedeniyle Hindistan’ın öngördüğü “Sınırlı bir konvansiyonel savaşa neden olabilir mi ve bu sınırlı savaş doktrinini Pakistan başka türlü anlayıp nükleer karşılık verir mi?” soruları da tartışmaya açıktır. Çünkü  iki ülke arasında tekrar yaşanabilecek  yeni sınırlı bir savaşta, nükleer güç kullanma,  gerektiği ölçüde karşılık vermek anlayışı çerçevesinde doktrinleştirilmiştir. Bu anlayışın içinde çok açık bir şekilde “saldırının önlenmesi” ve “egemenliğin korunması” anlayışlarının da olması, bu ilkenin sınırlarının nereden başlayıp nereye uzanacağının belirsizliğini ortaya koyar. Bir savaş durumunun hassas psikolojisi de düşünülürse, bu durumun bir kibrit çakımı kadar kısa sürede bir nükleer savaşı başlatabileceğini söz konusu eder. Yine aynı şekilde, Hindistan’ın açıklanmış nükleer doktrini, “İlk Kullanmama” ve “Kitle İmha Silahları(KİT)’ıyla başlayan bir saldırıya nükleer karşılık verme” ilkelerine bağımlıysa da, bu da bir savaş psikolojisi içinde nükleer gücü ilk kullanan olmayı gerektirebilir.


      Yine bu gün Hint ordusunun konvansiyonel güç olarak kağıt üstünde hala daha kuvvetli görünmesi, savaş halinde Pakistan’ın ilk kullanıcı konumuna gelmesini zorlayabilir. Sonuç bu iki ülkenin elinde bulunan 100 kadar başlığın yaratacağı küresel boyutlara varacak bir felaket olacaktır.


İKİ ÜLKENİN KONVANSİYONEL GÜÇLERİ       


    Bu iki ülkenin nükleer güce kavuşmalarından önceki Hint politikası, Pakistan’ı istila edip Güney ve Kuzey olarak ikiye bölmek ve Pakistan’ı Yeni Delhi’nin koşullarıyla barış masasına oturtmaktı. Pakistan’ın çok atak ve planlı bir şekilde ciddi bir nükleer güce erişmiş olması, Hindistan’ın planlarını engellemişse de, yukarıdaki konvansiyonel güç bilgileri ışığı altında halen Hindistan’ın Pakistan’a karşı, üstünlük sağlamak amacıyla savunma bütçesini sürekli % 20 civarında arttırdığı bir gerçektir. Bu paralelde, Hindistan, Pakistan’ın 6 misli bir savunma harcaması yaparken, kara kuvvetlerini iki misli, zırhlı güçlerini de sayısal olarak Pakistan’a karşı yaklaşık % 50 kadar daha üstün düzeye getirmiştir. Yine Hindistan’ın hava gücü 2 misli, helikopter gücü 5 misli, belli başlı deniz savaş araçlarının sayısı da 3 misli fazladır. Ayrıca Hint donanmasının bir uçak ve 8 güdümlü füze gemisi varken Pakistan bunlardan mahrumdur.


      Bütün bunların kağıt üzerindeki etkileyiciliği ve Hindistan’ın aklına zaman zaman Pakistan’a koşullarını kabul ettirme fikrini getirmişse de, başka faktörlerin de hesaba katılmasıyla niceliğin çok önemli olmadığı ortaya çıkar.


      Toplam 3000 kadar tanka sahip Hint ordusunun 1700 civarındaki Sovyet orijinli T-72 tanklarının fonksiyonsuz olduğu 1. Körfez Savaşında ortaya çıkmış, ABD Deniz Kuvvetlerinin daha eski M-60 tankları  Irak Cumhuriyet Muhafızları’nın T-72’lerini birkaç saat içinde saf dışı bırakmıştı. Yine Hint Hava Kuvvetleri’nin SU-30 uçakları çok etkin gibi gözükseler de havadan havaya silahlarındaki zafiyetleri bunların ciddi bir dezavantajıdır. Ayrıca Hint donanmasının yeni savaş gemilerinin göz kamaştırıcılığı da entegre hava savunma sistemlerinin eksikliği nedeniyle gölgelenmektedir. Kağıt üzerinde ordular hakkında verilen silah envanter bilgilerinin, savaş alanında işe yaramayabileceği ve savaşta orduların sevki ve motivasyonu ile lojistik yeteneklerinin çok daha önemli olabileceği de bir olgudur. Nitekim Hint ordusu Pakistan’a karşı 1965 savaşında Lahor’a uzanan yolda bir kanalı geçemeyerek takılıp kalmış, yine 1999’da Kargil harekatında hasmının yüksek direnme gücünü ve özellikle yüksek tepelerdeki tutunma gücünü aylarca kıramamıştı.


       Olası bir Hindistan-Pakistan çatışmasının nükleer boyuta erişmesi durumunda ise Hindistan’ın konvansiyonel silah üstünlüğü sona ermekte ve hatta Pakistan’a, elindeki nükleer gücü sevk etmek yeteneğinin, güdümlü füze sistemlerinin daha nitelikli olması bakımından bir avantaj da sağlamaktadır. Yine Hint yarımadasındaki genel rüzgar yönünün de bir nükleer savaş esnasında Hindistan’ın aleyhine sonuçlar yaratacağı iddia edilen hususlar arasındadır.


ÇİN FAKTÖRÜ ve SİYASAL CEPHELER


      Soğuk Savaş sürecinde koşulların ortaya çıkardığı Pakistan-ABD işbirliğine karşı Hint-Rus işbirliği oluşmuş ve sonradan bölgesel çıkarların gerektirdiği şekilde Çin de Pakistan’a ciddi şekilde yanaşıp desteklemiştir.


      Hindistan zaman içinde kendini yükselen bir bölgesel güç olarak görürken ve bunun gereklerini askeri güç olarak da yerine getirirken, karşısındaki Pakistan’ın bütün amacı Hindistan’ın bu güçten doğacak baskısına karşı koyacak bir düzeye gelmek ve bu doğrultuda ordusunu modernize ederek özellikle balistik füze teknolojisi gibi, nükleer gücünü destekleyecek platformlar üretmeye çalışmaktır. Bu doğrultuda, Hindistan’ın ciddi hasmı Çin’i de yanında bulmak ve işbirliği yapabilmek Pakistan için bir avantaj olmuştur. Bu nedenle de Çin’le işbirliği Pakistan’ın vazgeçilmez siyasetidir.


      1947’deki kuruluşundan sonra Çin ile kendini eşit birer bölgesel güç olarak gören Hindistan’ın Çin ile ilişkileri, 1959’da Tibet’teki ayaklanma ve Dalai Lama’nın Hindistan’a kaçması sonunda bozulmaya başlamış ve hatta 1962’de iki ülke arasındaki sınır anlaşmazlığı bir savaşa neden olmuştur. 1964’te Çin’in atom denemesi, Hindistan’ın nükleer programını da başlatmıştır. Bundan sonra özellikle Çin Halk Cumhuriyeti’nin dünya siyaset ve ekonomi sahnesindeki yerinin giderek güçlenmesi Hindistan’ı bölgesel güç çekişmesi ve giderek yoğunlaşan sorunların çeşitliliği nedeniyle rahatsız etmiştir.


KONVANSİYONEL ve STRATEJİK GÜÇLER


      Hindistan’ın artan askeri gücü karşısında kuvvetlerini modernize etmeye önem veren Pakistan, Çin’den F-7MG, Fransa’dan Mirage III ve V uçakları almıştır. Yine Fransa’dan 3 adet dizel denizaltı sağlanması da deniz kuvvetlerine güç kazandırmıştır. Pakistan, Al Khalid tanklarının geliştirilmiş modelini üretmeye ve tank konusundaki yetersizliğini de gidermeye çalışmaktadır. Gücünü, artan ekonomik potansiyeline paralel olarak geliştirmeye başlayan Hindistan Ordusu’nun hali hazır durumu ise şöyledir:


Kara Kuvvetleri  :          1.100.000  personel


Tank   :                                    3.700


Zırhlı savaş araçları :              1.640


Top     :                                   4.175


Kundağı motorlu top:                180


Roketatar rampalar   :                100


Hava Kuvvetleri    :          145.000  personel


Savaş uçakları          :                738


Nakliye uçakları       :                336


Deniz Kuvvetleri:                53.000  personel


Uçak gemisi         :                         1


Destroyer              :                        8


Firkateyn              :                       11


Korvet                  :                         7


Denizaltı        :                              18


Hücumbot      :                              41


Mayın Arama :                              12


Stratejik Kuvvetler :                 


Orta menzilli füzeler (Agni I/II)  :         20’ nin üzerinde


Kısa menzilli füzeler (SS-150/250):    100’ ün üzerinde


 


       Hindistan’ın bilinen nükleer bomba sayısı 60 ve Pakistan’ın 48 dir.


    Üç Kuvvet Komutanlığı’nın ortak hizmet verdiği Hint Stratejik Kuvvetler Komutanlığı’nın emrinde ise taşıyıcı platform olarak 20 kadar orta menzilli AGNI I ,sayısı teyid edilemeyen AGNI II  ve 75 kadar stratejik konvansiyonel roldeki PRITVHI I/II  balistik füzeleri vardır. Ayrıca nükleer başlık sevki için Mirage 2000H ve SU-30 MK uçaklarının da bu görevi yüklenebilecek kapasiteleri olduğu söylenmektedir. Yine Hindistan’ın, Sagaraki adlı denizaltından fırlatılabilen balistik füze ile nükleer kapasiteli cruise füzeleri geliştirdiği de iddia edilmektedir.


       Nükleer güce sahip tek Müslüman ülke olan Pakistan, Hindistan’ın ciddi konvansiyonel ve nükleer  gücüne karşı esnek mukabeleyle karşılık verebilecek durumdadır. Pakistan, nükleer teknolojisinin yanı sıra, bunu taşıyabilecek platformları da ciddi bir çalışmayla geliştirmiştir. Hatta bu konuda Hindistan’dan önde olduğu dahi söylenebilir. İki değişik balistik füze programı geliştiren Pakistan, sıvı yakıtla çalışan Kuzey Kore teknolojisi orijinli GHAURI ve katı yakıtla çalışan, Çin teknolojisi orijinli SHAHEEN serisini geliştirmiştir. Halen  likit yakıtla çalışan  1.500 km. menzilli GHAURI-I, 1.900 km. menzilli GHAURI-II ve 2.500 km .menzilli GHAURI-III’ün yanı sıra daha kısa menzilli SHAHEEN ve GHAZNAVI balistik füze sistemlerine sahiptir.Ayrıca yeni geliştirmeye başlandığı söylenen  4,000 km menzilli TIPU sistemi de kayda değerdir. Bu füzelerle Pakistan, Hindistan’ın hemen tamamını vurabilecek düzeye erişmiştir.


PAKİSTAN ve HİNDİSTAN’IN NÜKLEER CAYDIRICILIK SİYASETLERİ


      Hindistan’ın geliştirdiği nükleer güç kullanım doktrininin ana hatları, ilk kullanmama, ikincil kullanım yeteneğini kazanmış olma ve nükleer güç sahibi olmayanlara karşı güç kullanmama şeklindedir.


      Bugün gelinen noktada, Çin’in nükleer güce erişmesine karşı nükleer güç elde etme durumunda kalan Hindistan’a paralel kendini tehdit altında gören Pakistan çok kararlı bir refleks göstererek aynı şekilde nükleer kapasiteye ulaşmış ve zafiyet gösteren konvansiyonel gücünün eksikliğini bu edinimle gidermiştir. Ayrıca, son yıllarda Hindistan’ın sofistike elektronik silah sistemleri edinme çabası ve İsrail ile artan ciddi işbirliği de stratejik dengelerin bölgeyi etkilemesi açısından ilerde başka tartışmaları söz konusu edebilecektir.


      Hindistan’ın artan ekonomik ve askeri gücüne kararlılıkla nükleer caydırıcı güç yaratarak yanıt veren Pakistan, bu gücün kendi siyasi güvenlik hesaplarının en önemli parçası olduğunu bildirirken, yine bu gücün asgari caydırıcılık düzeyinde olacağını, ancak, statik değil, Hindistan’ın tutumuna bağlı konumda olduğunu da sık sık yinelemektedir.


      Özellikle Afganistan savaşının sona ermesinden sonra, Pakistan’ın bu gücünü uluslararası kamuoyunda karalamak isteyen Hindistan, bu nükleer olanak ile dini bir takım fanatik gruplar arasında ilişkiler kurmaya çalışmıştır. Buna yanıt olarak ise, 2002 yılında nükleer başlık taşıma yetenekli balistik füzeleri deneyen Pakistan, bu programların kontrollü ve güvenilir olduğu mesajını vermiştir. Bu günkü durumda Pakistan’ın;


·        Hindistan ile nükleer caydırıcılık ve konvansiyonel güçlerini dengeye getirdiği,


·        İlk darbe seçeneğinin yanı sıra, ikinci darbe gücünü de oluşturduğu ve bunu kullanabileceği,


·        Komuta ve kontrol sistemlerinin nükleer envanteri korumada etkin bir yönetim altında olduğu,


·        Mevcut caydırıcılık politikasına sadık kalınarak, nükleer uyanıklık durumunu arızi bir nükleer  savaşın çıkmasını da engelleyecek şekilde sürdürme avantajını gözetme ilkesiyle, nükleer güç kullanma politikasının temelini oluşturduğunu saptamak olasıdır.


    Bu bağlamda, özellikle, savaşa hazırlıklı olma durumunun, düğmeye basma düzeyinde olmadığını ve güvenliğe öncelik verilerek, bomba ve taşıyıcı unsurların ayrı  yerlerde tutulduğunu belirtmekte de yarar vardır. Bu bakımdan Pakistan’ın nükleer caydırıcılık gücünün, güvenilir ve istikrarlı olduğu ve kötü emellilerin eline geçmesinin söz konusu olmadığı da söylenmektedir.


      (Ekim 2005)


Hit : 1518
ALİ KÜLEBİ STRATEJİK POSTASI
DUYURULAR
»ART Televizyonu Dış Politika Direktörü Ali Külebi her Cuma akşamı saat 22:00'de STRATEJİ öZEL Programında seçkin konuklarıyla güncel ve stratejik konuları tartışıyor. Devamı..
»BENİMLE FİKİRLERİNİ PAYLAŞMAK İSTEYEN SAYGIDEĞER İZLEYİCİLERİM Devamı..

ZİYARETÇİ DEFTERİ
TAKVİM


 İLLERDE HAVA DURUMU


İSTATİSTİKLER
    Bugün : 37
    Toplam : 394168

Anasayfam Yap | Sık Kullanılanla